BABALAR TAŞ YESİN

Hemen bir lokma kestim börekten, attım ağzıma. Müthiş bir lezzet. Lokma boğazımdan aşağı doğru kayarken, peyniri korkmadan, çekinmeden serpen “Alın size peynir, alın size hizmet” diye bağıran ustanın sesi kulaklarımda yankılanıyor. Mutluluktan elim ayağım titriyor. 

Fakat Leyla “Di” diyor.

İlk akıllı telefonumu Leyla doğduktan sonra almıştım. İşe güce gitmek için alarm kurmaya çalıştığım ilk seferde fark etmiştim: Alarmı kurmak istiyorsunuz ve telefon size seçenek sunuyor; “Hafta sonu hariç her gün.”

Her an alarmı kapatma şansınız var. Fakat biz babalara (annelere de aynı şekilde fakat ben onlar adına konuşamam, ben baba tarafıyım) “Sadece on lira farkla organik alarm ister misiniz?” diye sorulmadı.

Akıllı telefonun “hafta sonu hariç” uygulaması var. 

Organik alarma sahip olduğunuzda hafta sonu, hafta içi, ay sonu, ay başı, dini ve milli bayramlar, motorlu taşıtlar vergisinin son günü, derbi haftası… Fark etmiyor. 

Her nerede olursanız olun, hangi gün olursa olsun organik saat sizi uyandırıyor. 

“Kızım bugün Kabotaj Bayramı ne olur beş dakika daha uyusak” diyemiyorsunuz. Şarjları da bitmiyor çünkü gece yattıklarında şarj oluyorlar zaten.

Kim ister ki organik bir alarmının olmasını? Hiç işte.

Yine böyle bir pazar günü, kuşlar daha yeni cıvıldamaya başlamışken Leyla yatağında ağlamaya başladı. Bebek telsiziyle “7632 merkez olay yerine intikal ediyoruz” mesajını verdikten sonra hanımefendilerini güne başlattık. 

Kahvaltısı hazırlandı; yumurtası, peyniri, sütü, balı, ekmeği, meyvesi… 1.5 yaşında bir insan yavrusunun Serengeti Ovası’nda antilop kovalayan dişi aslan gibi hırsla, aşkla yemek yediğine şahit oldum. Aylarca İngiliz kahvaltısıyla beslenmiş bir Anadolu insanını kahvaltı salonuna sokmuşsunuz gibiydi. 

Ben o sırada büyük beklentilerle transfer edilmiş, kalenin önünde asist bekleyen golcü gibi buzdolabının önünde ne yesem diye düşünüyorum.

Kayıtlara göre evde yiyecek var ama canım hiçbirini istememiş olacak ki, “Leyla’yı da alayım, çıkayım, hem dolaşmış oluruz, hem ben bir börek yerim, oradan da parka akarız” diye düşündüm. Çocuklu bir ailenin en büyük heyecanı parklara akmak. Ama nasıl akıyoruz parklara.

Giyimimizi kuşamımızı tamamladıktan sonra, Leyla önde arabasında, ben de arkada koyulduk yola, İstiklâl’e doğru yürüyoruz. Organik saat günün ilk ışıklarıyla aktif olduğu için görüp görebileceğiniz en boş istiklâl Caddesi’nde yürüyoruz. Sevdiğim bir börekçi var, hedefimiz orası. 

İçeri girdim, bir masa seçtim, oturdum. Leyla’nın arabasını da güzelce yerleştirdim yanıma, siparişimi verdim: Bir adet peynirli su böreği, bir adet çay. Hemen geldi. Ay çok heyecanlı.

Hemen bir lokma kestim börekten, attım ağzıma. Müthiş bir lezzet. Lokma boğazımdan aşağı doğru kayarken, peyniri korkmadan, çekinmeden serpen “Alın size peynir, alın size hizmet” diye bağıran ustanın sesi kulaklarımda yankılanıyor. Mutluluktan elim ayağım titriyor. 

Fakat Leyla “Di” diyor.

O zamanlar Leyla henüz konuşmaya başlamadığı için sadece “Di” diyor. Tabi ki böreği istenen her babanın yapacağını yapıyorum: Anlamamazlıktan geliyorum…

“Di”

“…”

“Di”

“?”

“Di”

“Efendim kızım, su mu? Al suyun burada bak, iç hadi.”

“Diii”

“Ah bir konuşsan neler anlatacaksın canımın içi kızım”

 “Diiiii” eliyle masayı gösteriyor…

“Hayır, kesinlikle olmaz, küçükler çay içmez…”

“Diiiiiiiiiiii” hafif ağlamaya başlıyor. Bunun bir nota üstü ağlama…

“Bunu mu istiyorsun kızım, börek mi? Börek değildir, kendine yalan söylüyorsun. Ama bu benim böreğim.”

“Dii”

“Al, al al, al al al sana börek, sevmezsin ki!”

Gerçekten sevmeyeceğini düşünerek küçük bir börek parçasını kendisine takdim ediyorum…

“Niye çiğnemedin kızım?”

“Di”

“Al bir tane daha, ama çiğne kızım… Hop, kızım çiğnemeden yutma”

“Di”

“Al ama bu son, ben de yiyeceğim… Kızım yutma”

“Di”

Bitti börek. Aç kaldım. Hafta içi bir gün olsa bir devlet dairesine gidip bunu belgeler ve resmen aç kaldığımı size kanıtlayabilirdim. Ama maalesef pazardı.

Cebimdeki paraya baktım, bir börek daha almaya yetecek kadar param yok. Çıktık börekçiden, aç aç dolaşıyoruz. Yani ben açım, evladım tok. Çünkü neden? Yemedim yedirdim.

Aklıma Firuzağa’nın oradaki pis dönerci geliyor. Ben adama “pis dönerci” diyorum ama adamın pis olduğu falan yok. Döner dükkânı, Firuzağa’nın o zaman geldiği sosyo-kültürel seviyeye ulaşmadığı, ulaşamadığı için dönercinin pek müşterisi yok. Biliyorsunuz Firuzağa ve çevresinde konuşlanabilmek için dövmenizin olması, en az bir yurtdışı seyahati yapmış olmanız ve eskiden Radikal Gazetesi’nde yazısı yayınlanmış en az bir kişiyle merhabanız olması gerekiyor. Dönerci o yüzden ziyadesiyle boş.  Fakat civar köy ve kasabaların en lezzetli dönerini o abi yapıyor ve bunlardan daha önemlisi benim cebimdeki son para o abiyle ekonomik ilişkilere girebilmeme olanak tanıyor. 

Yolumu değiştirip dönerciye doğru yollanıyorum. Taksim Meydan, Sıraselviler rotasını alabildiğine hızlı geçiyorum ve dönerciye ulaşıyorum.

Dönerciye sipariş verirken içimden “Ulan çift lavaşa mı yaptırsam acaba?” diye düşünüyorum ama kendi kendimi engelliyorum; “Dur be birader, 20 gr. da olsa mahallede bir ağırlığımız vardır belki.”

Abim, abim benim, dönerci abim benim. Lavaşı ısıtıyor, kestiği dönerleri olabildiğince homojen bir şekilde lavaşa dağıtıyor, “Aynı yayılmacı politikayı domates ve soğanda da uygulayayım mı abim?”  diye soruyor. “Abim” diyorum, “Sadece maydanozlu soğandan koysan yeter, etin tadını gölgelemeyelim.”

Abim, canım abim döneri veriyor, hizmetinin karşılığı ve benim cebimdeki son para olan ücreti takdim ediyorum, yavaşça görüş açısından uzaklaşmak istiyorum çünkü döneri bütün olarak ağzıma sokabilir miyim onu deneyeceğim.

“Di”

“Yok artık”

“Di”

“Kızım, döner bu, soğanlı dürüm döner. Senin bunu yeme olasılığın yok.”

Kamuoyunu yanlış bilgilendirmeyelim, elbette kızım istesin canımı bile veririm ama döner bu. 

“Di”

“Al tadına bak, soğanlı bu, sevmezsin ki.”

Paket kağıdını hafif yırtıp bir ısırık alması için dürümü hazırladım ve ağzına doğru uzattım. Leyla, ağzını açıp, ısırmak için dönere doğru hamle yaparken alttan da iki eliyle döneri kavramak suretiyle üstünlük sağladı. O gün anlamıştım güreşçi olacağını. Dönere çift dalmıştı.

“Nasıl olsa yemez, soğanlı döneri 1.5 (yazıyla bir buçuk) yaşındaki çocuk ne yapsın ki?” diye düşündüğüm noktadan, “Hadi lütfen bu son lokman olsun”  noktasına yaklaşık iki dakikada evrilmiştim.

Her lokmasında gözünün içine bakıp “Doydun mu kızım, aferin sana” diyorum ama kız herhangi bir emare göstermiyor. Dönerim ve ben kavuşmak için bekliyoruz ama Leyla yonca tarlasındaki eşek gibi mutlu…

Yarısını yedi.

Yazarken çok kolaymış: Yarısını yedi…

Yarısına geldiğinde döneri bana doğru uzattı ve…

ÇAT!

Aynen böyle ses çıkarıyormuş döner yere düşünce… “Ya kızım neden yere atıyorsun döneri, dönerimi?” diye soruyorum “Di” diyor…

Çevreme bakıyorum, “Acaba yerden alıp yesem mi?” diye düşünüyorum, Firuzağa kahvaltı mekânlarında oturan Boris Vian’lar beni kesiyor.

Aç ve açıkta kalıyorum. 

Yemedim yedirdim. 

Rızam dışında.

Geleceğe Yolculuk

Döner Vakası’nın üzerinden 6 ya da 7 yıl geçmiş, ama ben tabi ki daha dün gibi hatırlıyorum dönerimin yere fırlatılışını. 

Leyla, ben ve amcası şehirlerarası bir yolculuk yapıyoruz arabayla. Arkadan bir ses geliyor, 

“Acıktım bir yerlerde dursak mı acaba?”

İlk mola yerinde duruyoruz. Dışarı oturuyoruz, Leyla heyecanlı tabi ki yemek yiyeceği için. 

“Hadi” diyorum, “İçeriye bak gel sen, bakalım neyi beğeneceksin, sonra gel buraya beraber sipariş veririz.” 

Leyla koşarak içeri giriyor, iki dakika sonra gelip masaya oturuyor.

Arkasından garson geliyor elinde bir çorba kâsesiyle ve kâseyi Leyla’nın önüne koyuyor: İşkembe çorbası. 

Leyla, “Bunun içine koyduğunuz bir şey var, ondan var mı?” diye soruyor garsona.

Garson “Sarımsak mı?” diyor, “Evet” cevabını alınca bana dönüyor, “Abi sarımsak istiyor, getireyim mi?” diyor.

“Getir abi getir” diyorum, “Bir yaşından beri soğan kokuyor kızın ağzı zaten.”

Yazı hoşunuza gittiyse paylaşabilirsiniz.

Share on facebook
Facebook
Share on pinterest
Pinterest
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on whatsapp
WhatsApp
Share on facebook
Facebook